Neden kalkınmış tek Müslüman ülke yok?


Tam 20 yıl önce, 1983’te Cumhuriyet’te Tüketici Köşesi’ni ilk yazmaya başladığımda piyasaya arz edilen mal miktarı sınırlı, talep yüksekti. Özellikle dayanıklı tüketim mallarında yerli üretici, o günün saf ve bakir tüketicisini, ürettiği cihazın kalite kontrol memuru olarak kullanıyor, orijinal ambalajı açıldığında bozuk çıkan malı bile, -inanılır gibi değil, ama- ücreti mukabilinde(!) çalışır hale getiriyordu.

    

O günlerde zannediyorduk ki üretim bollaştıkça, ekonomi büyüdükçe ve teknoloji geliştikçe refah da toplumun alt katmanlarına doğru yayılacak, yoksulluk ve insanlar arası eşitsizlik azalacak...   


Son 20 yılda 

Böylesi bir düş, sadece Türkiye için değil, dünyanın pek çok ülkesi için geçerliydi. Oysa son 20 yılda dünyada yoksulluk da, eşitsizlik de arttı. Küreselleşme, artan yoksulluk ve eşitsizliğe yeni bir ivme kazandırdı. BM verilerine göre 6.3 milyarlık dünya nüfusu içinde en yoksul yüzde 5’lik kesimin toplam dünya üretiminden aldığı pay, 15 yıl önce yüzde 2.3’ken şimdi yüzde 1.4’e gerilemiş durumda. Aynı dönemde en tepedeki yüzde 5’in dünya üretiminden aldığı pay ise yüzde 70’ten yüzde 85’e yükselmiş. Üstteki tabloya göz attığınızda da ABD, Japonya ve Avrupa ülkelerinin son 20 yılda zenginliklerine nasıl zenginlik kattıklarını görebilirsiniz. Öyle 30 - 40 yılda falan değil, asıl atılımı diğer ülkelerin sırtından son 20 yılda gerçekleştirmişler.

    

    

Müslümanlar    

Ya Müslüman ülkelere ne demeli? Benzeri bir tabloyu birkaç ay önce yayımlamıştım. Amerikan işgal kuvvetlerinin Ortadoğu’nun haritasını toptan değiştirmek üzere kolları sıvadıkları bugünlerde dünyada neden kalkınmış tek bir Müslüman ülke bile bulunmadığı konusunda sizleri düşündürtmek istedim.

   

Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi nüfusları 3’er milyonu aşmayan, sınırları cetvelle çizilmiş petrol şeyhlikleri hariç, dünya nüfusunun beşte birini oluşturan 1.2 milyar Müslümanı barındıran ülkelerden bir teki bile kişi başına milli gelirde 3500 doların üzerine (en bolluk yıllarında bile) çıkamamışsa, bundan sonra da umut yok demektir.

         

Umut kalmadı    

30 - 40 yıl öncesinin dünyasından farklı olarak, bugün artık herhangi bir ülkenin aradan sıyrılıp da refahı yakalayabilme umudu da kalmadı. Çin gibi bir deflasyonist makine, dünyadaki her türlü üretimleri mıknatıs gibi kendine çekerken, hemen her sektörde fazla kapasiteler kulaklardan fışkırırken, her alanda akla gelebilecek belli başlı tüm patentler gelişmiş ülkeler arasında paylaşılmışken ve güya objektif hukuk kurallarına tümüyle bağlanmış ülkelerarası ilişkilerde, aslında zenginlerin "hep bana, hep bana" düzeni her geçen gün daha baskın çıkarken ne ülkelerin, ne de bireylerin geleceğe dönük umutları olabilir. Umut olmadığı zaman da enseyi karartmak kolaylaşır!

http://www.milliyet.com/2003/02/27/yazar/tamer.html

 

 

Her gün yazı yazmanın en heyecan verici yanlarından biri de, siz sevgili okurlarımın vereceği tepkinin her zaman sürprizlere açık olmasıdır. Bazen sizlerden gelecek çok farklı ve renkli görüşlerin bulunduğunu düşündüğüm bir konuda çıtınızı çıkartmayarak beni düş kırıklığına uğrattığınız gibi, bazen de malumun ilanı sayılabilecek bir saptama etrafında fırtınalar kopartarak şaşırtıyorsunuz.

 

Son örnek dünkü yazım: Ben dinlere göre kişi başına milli gelir tablosunun çok benzerini 7 - 8 ay önce yine bu köşede yayımlamıştım. O yazının başlığı "Pastadan en düşük pay Müslümanlara" idi. Bu saptamaya söyleyecek fazla sözünüz olmadı, ancak "Neden kalkınmış tek Müslüman ülke yok?" diye başlık atınca, bu derin konu bir anda tartışmaya açılmış oldu. Artık söz sizin. Bazılarına kısa yanıtlar vereceğim tabii:

 

Bu karmaşık soruya şipşak yanıt olmaz!

"Yazınızın başlığını ‘Neden kalkınmış tek Müslüman ülke yok?’ olarak seçmişsiniz, ama yazınızın içeriği bu soruya net bir cevap verememiş. Eğer samimi olarak bu kritik sorunun cevabını arıyorsanız, önemli bir tespit yapmaya çalıştığınızı iddia ediyorsanız, bu sorduğunuz sorunun cevabını bir sonraki yazınızda veriniz ve hep beraber tartışalım."

Muhammed Seyit Pehlivan

 

    

"Neden kalkınmış tek Müslüman ülke yok?" başlıklı yazınızdan sonra herhalde, Müslümanların geçmişte dünyanın süper güçlü devletleri kurmasının nedenlerini de, İslam Medeniyeti diye bir medeniyetin nasıl oluştuğunu da, neler yapılmadığı için bugün bu hallere düşüldüğünü de tahlil ederek seri yazılar yazmanızı bekliyorum. Hatta belki de ‘Müslümanlar dünyada yeniden söz sahibi olmak için ne yapmalı?’ başlıklı araştırmalar da yazabilirsiniz. Bunları gerçekten merak ediyor, konuyu açtığınıza göre devamını bekliyorum."

İ. Halil Demirel

    

Yanıt: Sizler benim gazeteci olduğumu unutup, İslamiyet konusunda uzman olduğumu falan zannediyorsunuz galiba. Bilgilerimin çok sınırlı olduğu bir alanda analiz yapmayacak kadar haddini bilenlerdenim. Derinlemesine araştırma yapmak içinse, o konuda birikiminizin olması gerekir. Benimki sadece bir saptama. Amacım bu konunun bu ortamda tartışmaya açılması. E - postama ve faksıma gelen mesajların yoğunluğuna bakacak olursam, galiba bu amacıma fazlasıyla ulaşacağım.

 

Aynı soru, 400 yıl önce sorulsaydı

"Yazınızda sorduğunuz soru eğer 16. yüzyılda sorulsaydı, şu şekilde olmaz mıydı: Neden kalkınmış tek Hıristiyan ülke yok?

 

Yanlış anlaşılmaması için ilave edeyim. Ne Müslüman, ne de Türkçü bir bakış açısına sahibim, ama ülkemin durumunun umutsuz olduğunu kabullenmek istemiyorum."

Mehmet Akyol - Zürih    

    

 

Müslümanlar, neden kapitalizmin dışında?

"Yazınızdan çıkarılabilecek tek bir sonuç görünüyor. Bu ülkeler Müslüman olduğu için geri kalmıştır! Burada lafı uzatacak değilim ama, kapitalizmin (Braudel’in yorumuyla) son 400 yıldaki gelişimini ve kazandığı ivmeyi göz ardı edersek, bu durumu anlamamız mümkün olamaz. Aslında soruyu ‘Müslüman toplumlar neden kapitalizmin gelişim sürecinin dışında kaldı?’ diye sormak gerekir. Olaya o açıdan baktığımızda ise, karşımıza çıkacak nedenler arasında din olgusunun çok gerilerde kaldığını görürüz.

    

Çerçeveyi sadece dinle sınırlı tutmak, bizi yanlış ya da en azından eksik sonuçlara götürür."

Mehmet Ali Gökaçtı     

 

Size bir soru daha: Batı’nın geldiği kalkınmışlık düzeyi, hedeflenecek bir değer midir? Buna erişmek için debelenmek şart mıdır?

 

    

Bir deli bir kuyuya bir taş atmış, bin akıllı çıkartamamış misali... Ben de safiyane öyle bir soru ortaya atmış bulunmaktayım ki, çıkabilirsen çık işin içinden!

    

Okurlarımdan bir bölümü ısrarla, "Sorduğun sorunun cevabını ver" diyor. Nasıl verebilirim ki? Bu soruyu değerli tarihçimiz İlber Ortaylı ya da Colombia Üniversitesi’nin Filistin asıllı değerli profesörü Edward Said ortaya atmış olsa haklısınız diyeceğim de, bir gazeteciden bunu beklemeniz biraz haksızlık olmuyor mu?

    

Kaldı ki konunun uzmanları için bile bu sorunun yanıtı net olarak şudur demek mümkün değil. Kapitalizmin tarihi, Doğu toplumlarının neden geri kaldıkları, Asya’nın nasıl olup da sonradan yetiştiği... Sonu olmayan müthiş bir tartışma...

    

Ömer Faruk Mete ise dün Sabah’taki köşesinde benim ortaya attığım soru etrafında düşünürken, çok kayda değer farklı bir boyuta vurgu yapıyor:

    

Batı’nın geldiği kalkınmışlık düzeyi, hedeflenecek bir değer midir? Buna erişmek için debelenmek şart mıdır? Yoksa başka bir değer hedeflenebilir mi? Buyurun size derin ve anlamlı bir tartışma konusu daha...

    

Lafı fazla uzattım galiba. Şimdi gelelim sizin tespitlerinize:

 

Adam gibi Müslüman yok!    

"Hiç sordunuz mu kendinize, Müslüman ülkelerin kaçı adam gibi Müslüman diye? Hepsinin başında bir diktatör var. Bu halde nasıl gelişilebilirler? Gelişmenin zaten dinle alakası yok. Çünkü Allah Kuran’da belirtmiş, "Herkes çalıştığının karşılığını alır" diye. En demokratik Müslüman ülke olan bizde bile halen insanların düşünceleri kısıtlanırsa nasıl gelişiriz? Sorun İslam’da değil, İslamı yanlış anlayan bizlerde. Unutmayın ki Osmanlı, Selçuklu ve Endülüs Emevileri de Müslümandı."

Bilal Yılmaz

 

Müslüman olmasalardı

    

"Bir de aynı soruyu şöyle sorup yanıt arayabilirsiniz: "Acaba Müslüman ülkeler Müslüman olmasa, bugün halleri nice olurdu?"

     Sabri Barut - Oslo

 

    

    

"Size şunu sormak isterim: Yazınızda bahsi geçen Müslüman ülkelere Türkiye de dahil mi? Eğer yanıtınız "halkın çoğunluğu Müslüman olan laik bir devletiz" ise makalenizdeki "Müslüman ülke" tanımlamasının yorumunu yine size bırakıyorum. En önemlisi bu sorunun bilinçaltında "İslamın gelişmeye engel olduğu" fikri yatıyor sanırım."

     M. Mşv. Oğuz Dursun

 

    

Yanıt: Tabii ki Türkiye dahil. Yoksa neden bu kadar kafa yoralım ki... Bilinçaltımda İslamın gelişmeye engel olduğu fikri de yatmıyor.

 

Neden geri kaldılar?

"Müslüman ülkeler neden fakir? Dinde reform yapamadığı için. Yönetim laik olmadığı, demokrasi olmadığı için. Üretici değil, tüketici toplum olduğu için. Gerçekçi değil, duygusal davrandığı için. Olaylar karşında analiz yapıp çözüm arayacağına kolay yol olan kaderciliği seçip, olayı Allah’a havale ettiği için. Neden, niçin, nasıl kelimeleri sözlüğünde olmadığı için. Tembel olduğu için vs."

     Ahmet Mercan – ABD

  

Sevgili okurlarım, Konuyu tartışmaya bu denli istekli olabileceğinizi hayal edemezdim. Beni hem şaşırttınız, hem şımarttınız, hem de az gören gözlerimle e - posta ve faks yığınları arasında boğulma tehlikesiyle! karşı karşıya bıraktınız. Sağolun. Benden esirgemediğiniz değerlendirmeleriniz, inanın dört başı mamur bir kitap olabilir!

 

Tek tatil günüm olan pazarı da tam gün mesai ile geçirirsem, umarım görüşleriniz arasından birbirini tekrar etmeyenleri ayıklamayı başarabileceğim.

 

Dünyanın dört bir yanından ve çok farklı dini ve siyasi eğilimlerden gelen kimi kısa, ama kimi de hayli uzun görüşleri hazmetmem kolay değil. Ancak hızla göz attığımda şu nokta çok dikkat çekici:

 

Türkiye’de "Müslüman ülkeler neden geri kaldı?" sorusuna karşı genelde gayet kolaycı, çok belirgin 2 farklı tavır var:

     1) Laiklere göre Türkiye, İslamiyet yüzünden geri kaldı.

     2) İslamcılara göre İslamiyet dünyanın hakimiydi. Birileri çelme taktı, o yüzden geri kaldık.

 

Benim itirazım da zaten bu kolaycılığa! Bu 2 eksen etrafında birbirini tekrar eden görüşleri kısa keseceğim. Diğerleri üzerinde gelecek haftanın ilk yarısında da birlikte kafa yoracağız.

Dünya’nın yanı sıra birçok yerel gazetede köşesi olan, çok okuyup çok düşünen sevgili Rüştü Bozkurt, Edward Said’den İlber Ortaylı’ya, Eric Le Bocher’den Bernard Lewis’e, Cihad El Zeyn’den Rıza Hilal’e bir dizi tarihçi, yazar ve teknik uzmanın makalelerini incelemiş ve değişik bakış açılarının ışığında Arapça konuşan 22 ülkenin neden geri kaldıklarını şu ana başlıklar altında toplamış:

 

  Ülke insan kaynağının yarısı olan kadın nüfusun, üretim alanı dışına itilmesi. Kültürel önyargılarla kadınların eğitim olanaklarının sınırlanması, iyi yetişememiş annelerin iyi bir "sosyal sermaye" yetiştirememesi.

 

  İçe dönük devletçilik, korumacılık ve milliyetçilikle karışık sosyalizm uygulamalarının, Arap ülkelerinde insan ve sermaye kaynağını israf etmesi, güçlü bir ekonomik büyüme yaratılmasını engellemesi.

 

  Dışa kapanma politikası yüzünden, uluslararası sistemle bütünleşerek piyasanın öğreticiliğinden mahrum kalınması.

 

  Bağımsızlık ve özgürlüğü birbirine karıştıran Arap ülkelerinde, bağımsızlık adına daha önce var olan küçük özgürlüklerin de geriletilmesi.

 

  Emperyalist dönemlerde dışardan gelen "yönetim ağalarının" yarattığı kaynak israfının, bağımsızlıktan sonra da "yerli diktatörlerin" kötü yönetimiyle devam etmesi.

 

  Bazı Arap ülkelerinde petrolün sunduğu olağanüstü zenginlik yüzünden, yönetim kurumlarının gelişememesi.

 

  Başarısız uygulamaların özeleştirisini yapacak ortamın oluşmaması, tek tip düşüncenin egemen olması.

    

 

Sorun din değil, doğal kaynaklar

"Yanlış anlaşılmayı engellemek için hemen belirteyim: Çok iyi bir dindar sayılmam, ancak Tanrı’ya inanırım. Bu konu tartışılırken, bakış açısı belki de "doğal kaynakların sürdürülebilir zenginlik yaratma potansiyeli" gibi dinden bağımsız bir zemine kaydırılabilir. Doğal kaynaklar açısından zengin olan pek çok ülke iyi durumda değil. Irak, İran, Venezüella hatta ve hatta Rusya, aklıma ilk gelen örnekler. Bunun yanında sıfırdan her şeyi ithal ederek başlayan Japonya, son 30 - 40 yılın yarattığı bir güç.

 

  Belki de dinden çok doğal kaynaklar sayesinde ‘kolay yoldan para kazanma’ mantığının getirdiği bir ‘yan gelip yatma’ durumudur bu.

 

  Belki de Müslüman ülkelerin birçoğunun, dünyanın en sıcak bölgelerinde konuşlanmasının getirdiği bezginlik, bir açıklama olabilir.

 

Türkiye şu anda dünya sahnesindeki ‘tek’ demokratik Müslüman ülkedir. Dünya 11 Eylül sonrasında yeniden şekillenirken, bu ‘tek’liğin getirdiği avantajları sonuna kadar kullanmalı, kendi yaşam tarzımıza adapte ettiğimiz hoşgörü ve farklı dinlerin bir arada yaşayabilmesi gibi ‘Anadolu Müslümanlığı’ bakış açısının, komşu ülkelere yayılmasında örnek ülke olmaya devam etmeliyiz."

Barış Karadenizli

Yorum Yaz